ISSN 1308-5301 | E-ISSN 1308-8084
Biological Diversity and Conservation - BioDiCon: 12 (3)
Volume: 12  Issue: 3 - 2019
1.Cover

Pages I - IV

ORIGINAL RESEARCH
2.Antioxidative effects of tannic acid, cacao oil and st. john’s wort oil on the oxidative stress induced by cadmium in packed human erythrocytes
İbrahim Uğur Çalış, Ahu Soyocak, Aylin Dal, Hülyam Kurt, Ertuğrul Çolak, Didem Turgut Coşan
doi: 10.5505/biodicon.2019.76486  Pages 1 - 6
Kadmiyum (Cd), çevre kirliliğine neden olan ağır metaller arasında yer almakta ve hücrelerde geçici veya kalıcı oksidatif strese sebep olabilmektedir. Bu toksik maddelerin oluşturduğu oksidatif strese canlı organizmaların oluşturduğu yanıtta antioksidatif enzim mekanizmaları yetersiz kalabilmektedir. Bu çalışmada, Cd ile indüklenen oksidatif stresi önlemek amacıyla, antioksidan etkileri bilinen tannik asit (TA), kakao yağı (KY) ve sarı kantaron yağının (SKY) insan eritrositlerindeki lipit peroksidasyonu ve antioksidan enzimler üzerine olası koruyucu etkileri araştırılmıştır. Bu amaçla yapılan çalışmada, 7 sağlıklı gönüllüden kan örnekleri alınarak eritrosit paketleri hazırlanmıştır. Hazırlanan eritrosit paketlerinden kontrol, Cd, TA, KY, SKY ve kombinasyonlarını (Cd+TA, Cd+KY ve Cd+SKY) içeren deney grupları oluşturulmuştur. Tüm gruplarda süperoksit dismutaz (SOD), malondialdehit (MDA) ve katalaz (KAT) enzim düzeyleri ölçülmüştür. Normal dağılım gösteren ve göstermeyen değişken grupları arasındaki karşılaştırmalar Tek Yönlü Varyans analizi (ANOVA) ve Kruskal-Wallis testi ile değerlendirilmiştir. SOD aktivitesinin Cd grubuna göre (3231±214,6 ü/gHb), Cd uygulaması sonrası TA (3507±168,2 ü/gHb), KY (3518±170,0 ü/gHb) ve SKY (3469±249,5 ü/gHb) uygulanan gruplarda arttığı gözlendi. MDA aktivitesinin Cd grubuna göre (60,3±14,9 nmol/gHb), Cd uygulaması sonrası KY (52,1±24,3 nmol/gHb) ve SKY (54,1±23,7 nmol/gHb) uygulanan gruplarda azaldığı ancak TA (61,5±50,0 nmol/gHb) uygulanan grupta değişmediği gözlendi. KAT aktivitesinin Cd grubuna göre (196,2±223,0 ü/gHb), Cd uygulaması sonrası TA (228,2±31,3 ü/gHb), KY (281,6±295,3 ü/gHb) ve SKY (267,8±69,4 ü/gHb) uygulanan gruplarda arttığı gözlendi. Bu sonuçlar KY ve SKY’nin Cd ile indüklenen oksidatif stresi azaltabileceğini ancak MDA düzeyleri açısından TA’in çok fazla etkili olmadığını göstermektedir. Yapılacak diğer çalışmalar açısından elde edilen bu veriler yol gösterici olabilecektir.
Cadmium (Cd) is among the heavy metals causing environmental pollution and can cause temporary or permanent oxidative stress in the cells. Antioxidative enzyme mechanisms may be inadequate in the response of living organisms to oxidative stress caused by these toxic substances. In this study, in order to prevent Cd induced oxidative stress, the possible protective effects of (TA), cacao oil (CO) and St. John’s Wort oil (JWO) on lipid erythrocytes and antioxidant enzymes were investigated. We prepared packed erythrocytes from the blood samples of 7 healthy volunteers. Experiment groups consisting of control, Cd, TA, CO, JWO and their combinations (Cd+TA, Cd+CO ve Cd+JWO) were arranged. In all groups, malondialdehyde (MDA), superoxide dismutase (SOD) and catalase (CAT) were measured. Comparisons between groups of normally distributed variable were evaluated by One-Way variance analysis (ANOVA). Comparisons between groups of not normally distributed variable wereevaluated by Kruskal-Wallis test. After Cd administration SOD activity was increased in TA (3507± 68.2 u/gHb), CO (3518 ±170.0 u/gHb) and JWO (3469±249.5 u/ gHb) groups compared to Cd group. After Cd administration MDA levels were decreased in CO (52,1±24,3 nmol/gHb) and JWO (54,1±23,7 nmol/gHb) groups compared to Cd group. However, it did not change in the TA (61,5±50,0 nmol/gHb) group. After Cd administration CAT activity was increased in TA (228,2±31,3 u/gHb), CO (281,6±295,3 u/gHb) and JWO (267,8±69,4 u/gHb) groups compared to Cd group (196,2±223,0 u/gHb). These results indicate that HF and SCI may reduce Cd-induced oxidative stress, but TA is not very effective in terms of MDA levels. These data obtained in terms of other studies may be guiding.

3.The effect of different harvest dates on the yield and quality properties of rosemary (Rosmarinus officinalis L.) plant
Nimet Katar, Duran Katar, Recep Temel, Serkan Karakurt, İzzet Bolatkıran, Emel Yıldız, Amir Soltanbeigi
doi: 10.5505/biodicon.2019.29292  Pages 7 - 13
Bu araştırma, farklı hasat zamanlarının (Z1: 16 Ağustos, Z2: 29 Ağustos, Z3: 14 Eylül, Z4: 28 Eylül, Z5: 15 Ekim ve Z6: 31 Ekim) biberiye (Rosmarinus officinalis L.) bitkisinin verim ve kalite özellikleri üzerine etkisini belirlemek amacıyla Eskişehir ekolojik koşullarında 2018 yılında yürütülmüştür. Deneme, tesadüf blokları deneme desenine göre 4 tekerrürlü olarak kurulmuştur. Biberiye bitkisinin drog yapraklarından su distilasyonu yöntemiyle elde edilen uçucu yağın kompozisyonu GC-MS ile analiz edilmiştir. Yürütülen çalışmada, ortalama bitki boyu (cm), yeşil herba verimi (t ha-1), kuru herba verimi (t ha-1), kuru yaprak verimi (t ha-1), uçucu yağ oranı (%) ve uçucu yağ verimi değerleri sırasıyla 61.87 cm, 15,78 t ha-1, 5.80 t ha-1, 3.55 t ha-1, % 0,69 ve 23.92 l ha-1 olarak tespit edilmiştir. Farklı zamanlarda yapılan hasatlardan elde edilen uçucu yağ örneklerinde 35 farklı komponent olduğu tespit edilmiştir. Analiz edilen uçucu yağ örneklerinde ana bileşen olarak tespit edilen camphor, 1-verbenone, α-pinene, borneol ve 1,8-cineol bileşenlerin değerleri sırasıyla %11.67-14.78, %8.47-11.77, %8.74-11.82, %8.61-11.12 ve 7.01-9.07 arasında değişmiştir.
The purpose of this research carried out in 2018 under Eskişehir ecological conditions was to determine the effect of six different harvest dates (T1: 16 August, T2: 29 August, T3: 14 September, T4: 28 September, T5: 15 October and T6: 31 October) on the yield and quality properties rosemary (Rosmarinus officinalis L.). The experiment was established according to a randomized complete-block design with four replications. The composition of the essential oil obtained by the hydro-distillation from the dry leaves of the rosemary plant was analyzed by GC-MS. In the experiment carried out, the mean values of plant height (cm), fresh herb yield (t ha-1), dry herb yield (t ha-1), dry leaf yield (t ha-1), essential oil ratio (%), essential oil yield were determined as 61.87 cm, 15.78 t ha-1, 5.80 t ha-1, 3.55 t ha-1, 0.69% and 23.92 l ha-1, respectively. In the essential oil samples obtained from the harvests made at different dates, 35 different components were identified. The values of the camphor, 1-verbenone, α-pinene, borneol and 1,8-cineol components determined as the main component in the analyzed essential oil samples ranged from 11.67 to 14.78%, from 8.47 to 11.77%, from 8.74 to 11.82%, from 8.61 to 11.12% and from 7.01 to 9.07%, respectively.

4.Physicochemical soil properties of genus Origanum (Lamiaceae) L. grown in Turkey
Turan Arabacı, Türker Yazıcı, Taner Özcan, Tuncay Dirmenci
doi: 10.5505/biodicon.2019.98853  Pages 14 - 18
Bu çalışmada, Türkiye'de yetişen Origanum L. (Mercanköşk) cinsinin fiziko-kimyasal toprak özelliklerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Origanum cinsinin 24 taksonunun büyüdüğü 22 bölgeden toprak örnekleri alındı. Her bir örnek için toprak bünyesi, pH, elektriksel iletkenlik, CaCO3, organik madde, P, K, Cu, Fe, Zn ve Mn parametreleri değerlendirildi. Toprak analizine göre bünye killi, killi-tınlı veya tınlı, pH değeri 6.62 ile 7.49 arasında, Elektriksel İletkenlik (E.İ.) tuzsuz veya az tuzlu, CaCO3 içeriği % 0.08 ile % 48.97 arasında ve organik madde miktarı % 0.01 ila % 11.54 arasında bulundu. Analiz edilen topraklarda P, K, Cu, Fe, Zn ve Mn miktarı düşük, orta, yeterli veya yüksek seviyelerde belirlendi. Sonuçlar önceki çalışmalarla tartışıldı.
This study aimed to determine the physicochemical soil properties of genus Origanum L. (in Turkish: Mercanköşk) grown in Turkey. Soils samples were collected from 22 localities where the 24 Origanum taxa grown. Soil texture, pH, electrical conductivity, CaCO3, organic matter, P, K, Cu, Fe, Zn, and Mn parameters were evaluated for each sample. According to soil analysis the texture consists from clay, clay-loam or loam, pH value between 6.62 and 7.49, electrical conductivity (E.C.) is saltless or slightly salty, CaCO3 content among 0.08 % to 48.97 % and the amount of organic matter were between 0.01 % and 11.54 %. The availability of P, K, Cu, Fe, Zn and Mn were determined low, medium, adequate or high level in the analyzed soils. The results are discussed with the previous studies.

5.Contributions to the records of Dysmachus praemorsus (Loew, 1854) (Diptera, Asilidae) in Turkey and some notes on ıts seasonal activitiy
Hakan Calışkan
doi: 10.5505/biodicon.2019.48658  Pages 20 - 27
Dysmachus cinsi Asilidae (Diptera) familyasının Palearktik Bölge’de en zengin tür çeşitliliğine ve geniş yayılışa sahip cinslerinden bir tanesidir. Cinsin geniş habitat tercihi ile yaygın türlerinden biri olan Dysmachus praemorsus (Loew, 1854) (Diptera: Asilidae) türünün ülkemizde de yayılış gösterdiği bilinmektedir. Bu çalışmada D. praemorsus türü 2002, 2003, 2005, 2006, 2007, 2008, 2018 ve 2019 yılları yaz aylarında ülke genelinde deniz seviyesinden 2200 metre yüksekliklere kadar 76 farklı habitatda tespit edilmiştir. Çalışma sonucunda yeni lokalite kayıtları ile türün ülkemizdeki yayılış bilgilerine katkı sağlanmıştır. Tür 19 ilden ilk kez bu çalışmada rapor edilmiştir. Bununla birlikte türün yüksekliğe ve sıcaklığa bağlı olarak yayılışı ve farklı yaşam alanlarındaki mevsimsel aktivitesinin değişimi incelenmiştir.
The genus Dysmachus is one of the richest species in the Palearctic region of the Asilidae (Diptera) family. It is known that Dysmachus praemorsus (Loew, 1854) (Diptera: Asilidae), which is one of the common species with wide habitat preference, is also in our country. In this study, D. praemorsus species were identified in 76 different habitats throughout the country in the summer months of 2002, 2003, 2005, 2006, 2007, 2008, 2018 and 2019, from sea level to 2200 meters. As a result of the study, new locality records contributed to the knowledge of distribution of the species in our country. The species was reported from 19 provinces for the first time. However, the distribution of the species depending on the height and temperature and the change in seasonal activity in different habitats were investigated.

6.Effects of wing loading on take-off and turning performance which is a decisive factor in the selection of resting location of the Great Bustard (Otis tarda)
Göksel Keskin, Seyhun Durmus, Ünal Özelmas, Muharrem Karakaya
doi: 10.5505/biodicon.2019.69875  Pages 28 - 32
Batı Palearktik bölgede ki en ağır kuşlardan biri olan Toy kuşları için aerodinamik etkiler dağılımlarında ve korunmalarında oldukça önemlidir. Bu çalışmada, dinlenme ve beslenme zamanlarında neden açık alanları seçtikleri aerodinamik özellikleri bakımından tartışılmıştır. Ağırlığına göre küçük kanatlara sahip olan Toy kuşları çok daha zayıf bir uçuş performansına sahiptirler. Bu çalışmada bu dezavantajlar aerodinamik yaklaşım ve gözlemlerle açıklanmıştır. Bu dezavantajları kapatmak için Toy kuşları kalkış esnasında bağıl rüzgârları kullanmışlardır. Ayrıca kalkış performansına etki eden aynı aerodinamik özellikler kuşun davranışına etki eden dönüş performansını da etkilemektedir. Sonuç olarak türün duyarlı statüde olmasındaki en önemli etkenlerden biride aerodinamik özellikleridir.
Great Bustard is one of the heaviest birds in the Western Palearctic, so aerodynamic effects are critically important for their distribution and conversation. To understand why do they need to find open areas during the resting and feeding time, aerodynamic features were discussed in this study. Mass of the Great Bustard and having proportionally small wings cause weak flight performance. In this work, those disadvantages were identified by aerodynamic approach and observation. Great Bustard tries to use the relative wind during the take-off to close these disadvantages. Also, turning performance which is affected by the same specifications with take-off performance can determine their behavior. As a result, aerodynamic factors may also play important role in their current status.

7.Effect of vanillic acid against oxidative stress induced by glyphosate in Saccharomyces cerevisiae
Gözde Özcan, Ersin Demir, Ökkeş Yılmaz, Figen Erdem Erişir, Hatayi Zengin
doi: 10.5505/biodicon.2019.25338  Pages 34 - 43
Glifosat, yaygın olarak kullanılan geniş spektrumlu bir herbisittir. Vanilik asit, pek çok bitkide doğal olarak bulunan fenolik asittir. Bu çalışmada, glifosatın Saccharomyces cerevisiae’da indüklediği oksidatif strese karşı vanilik asidin etkisi araştırılmıştır. S. cerevisiae YEDP besiyerinde çoğaltılmış ve geliştirilmiştir. Hem glifosat hem de vanilik asit Saccharomyces cerevisiae’nın gelişme ortamına litrede 200, 400 ve 800 mg olacak şekilde eklendi. Deney sonunda Saccharomyces cerevisiae örneklerinin analizleri (İndirgenmiş glutatyon (GSH), yükseltgenmiş glutatyon (GSSG), Malondialdehit (MDA), yağ asidi, E, D, K vitamin ve fitosterol) HPLC ve GC cihazlarında yapıldı. Ayrıca vanilik asidin antioksidan potansiyeli de tespit edildi. Bu çalışmada glifosatın S. cerevisiae’da oluşturduğu toksisite ve oksidatif strese karşı vanilik asidin etkisi ilk kez incelenmiştir. Glifosat uygulanan S. cerevisiae’da MDA, GSH, GSSG, protein, yağ asidi, E, D, K vitamin ve fitosterol düzeyinde istatistiksel olarak önemli değişikliklerin olduğu, fakat uygulanan vanilik asidin bu parametrelerde oluşan değişiklikleri istatistiksel olarak önemli ölçüde azalttığı tespit edildi. Gaz kromatografisi ile yapılan analiz sonucunda, maya hücresinde oktanoik asit (8: 0), laurik asit (12: 0), miristik asit (14: 0), palmitik asit (16: 0), palmitoleik asit (16: 1 n-7), stearik asit (18: 0), oleik asit (18: 1 n-9) ve linoleik asit (18: 2n-6) asitlerinin bulunduğu tespit edildi. D, E ve K vitamin miktarlarının analizi ise HPLC Cihazı ile yapıldı. Bu analiz sonucunda, K2, α-tokoferol, D2, D3, δ-tokoferol, ergosterol, K1, stigmasterol, β-sitosterol gibi moleküller tanımlandı. Biyokimyasal analizler sonucunda litrede 800 mg glifosat içeren kültür ortamındaki hücre yoğunluğunun azaldığı belirlendi. Glifosatın Saccharomyces cerevisiae'da oluşturduğu oksidatif strese karşı vanilik asidin faydalı etkiler gösterdiği tespit edildi.
Glyphosate is a widely used broad-spectrum herbicide. Vanilic acid is a phenolic acid found naturally in many plants. In this study, the effect of vanilic acid against oxidative stress induced by glyphosate in Saccharomyces cerevisiae was investigated. S. cerevisiae was proliferated and developed in YEDP medium. Both glyphosate and vanilic acid were added to the development environment of Saccharomyces cerevisiae to be 200, 400 and 800 mg per liter. At the end of the experiment, Saccharomyces cerevisiae samples (Reduced glutathione (GSH), oxidized glutathione (GSSG), Malondialhedit (MDA), fatty acid, E, D, K vitamins and phytosterol) were analyzed in HPLC and GC devices. Antioxidant potential of vanillic acid was also identified. In this study, the effect of vanillic acid against oxidative stress and toxicity caused by glyphosate in S. cerevisiae was investigated for the first time. In S. cerevisiae administered glyphosate, there were statistically significant changes in MDA, GSH, GSSG, protein, fatty acid, E, D, K vitamins and phytosterol levels, but the vanilic acid applied was detected statistically significantly reduced the changes in these parameters. As a result of analysis by gas chromatography, the yeast cell of octanoic acid (8: 0), lauric acid (12: 0), myristic acid (14: 0), palmitic acid (16: 0), palmitoleic acid (16: 1 n-7), stearic acid (18: 0), oleic acid (18: 1 n-9) and linoleic acid (18: 2 n-6) acids were observed. Vitamin D, E and K were analyzed with HPLC device. As a result of this analysis, molecules such as K2, δ-tocopherol, D2, D3, α-tocopherol, ergosterol, K1, stigmasterol, β-sitosterol were identified. Biochemical analysis showed that cell density in culture medium containing 800 mg per liter of glyphosate decreased. It was found that vanilic acid showed beneficial effects against oxidative stress caused by glyphosate in Saccharomyces cerevisiae.

8.Biosorption of cadmium and copper by Aspergillus spp. isolated from industrial ceramic waste sludge
Elif Hasgul, Semra Malkoç, Alaettin Güven, Alper Dede, Kıymet Güven
doi: 10.5505/biodicon.2019.42714  Pages 44 - 56
Küfler uygun koşullar altında farklı ağır metaller için iyi bir biyosorban olabilir. Bu çalışmada, seramik sanayi atık çamurlarından Aspergillus spp. izole edilmiş ve bakır ve kadmiyum metallerine toleransı incelenmiştir. Deneyler 25 °C’de biyosorban miktarı 2,5 g, Cu (II) için pH = 4-4,5, Cd (II) için pH = 6 ve başlangıç metal konsantrasyonu Cd (II) için 1 mM ve Cu (II) için 5 mM olarak yapılmıştır. İki Aspergillus suşunun kadmiyum ve bakırı uzaklaştırma etkinlikleri sırasıyla % 90-95 ve% 85-90 olarak bulunmuştur. Canlı ve ölü biyosorbanın bakır için emilim kapasiteleri sırasıyla 5,3676 mg g-1, 18,661 mg g-1 ve kadmiyum için ise sırasıyla 0,1977 mg g-1, 0,1772 mg g-1 olarak tespit edilmiştir. FTIR analizleri bakır iyonlarının vinil bileşiklere (950-900 cm-1) ve kadmiyum iyonlarının primer amidlere (1420-1400 cm-1) bağlandığını göstermiştir. Biyosorpsiyon sonuçları dikkate alındığında, Langmuir ve Freundlich izoterm modellerinden hiçbirinin deneysel verilere uymadığı açıkça görülmüştür. Hücre yüzeyinin metal iyon bağlama alanları FTIR ile belirlenmiştir. SEM izleme ve EDX analizi yapılmış, EDX sonuçları bakır ve kadmiyumun biyosorpsiyonunu doğrulamıştır.
Under proper conditions, fungi can act as a good biosorbent for different heavy metals. In the present study, Aspergillus spp. have been isolated from ceramic industrial waste sludge and the tolerance of the fungi for copper and cadmium metals were examined. The experiments were carried out at 25 °C, pH=4-4.5 for Cu(II), pH=6 for Cd(II), biosorbent dose of 2.5 g, initial metal concentration of Cd (II) was 1 mM and Cu(II) was 5 mM. The removal efficiencies for cadmium and copper with two Aspergillus strains were found to be 90-95% and 85-90%, respectively. The sorption capacities of live and dead fungi for copper were 5.3676 mg g-1, 18.661 mg g-1 and for cadmium were 0.1977 mg g-1, 0.1772 mg g-1 respectively. FTIR analyses have showed that copper ions bound to vinyl compounds (950-900 cm-1) and cadmium ions bound to primer amides (1420-1400 cm-1), mostly. Considering biosorption results, Langmuir and Freundlich isotherm models have been described and it was clearly seen that none of the isotherm models have fitted the experimental data. The metal ion binding areas of the cell surface of fungi were determined by FTIR. SEM monitoring and EDX analysis were carried out. EDX results confirmed the biosorption of copper and cadmium.

9.Amylase Production of Bacillus subtilis Isolated from Soil by SmF Method
Veysi Ortakaya, Sema Agüloğlu Fincan
doi: 10.5505/biodicon.2019.70288  Pages 57 - 64
Çalışmamızda Ergani Makam Dağı’ndan alınan toprak örneğinden Bacillus subtilis’in izolasyonu, tanımlanması ve optimizasyonu gerçekleştirilerek endüstriyel öneme sahip α-amilaz üretme yeteneği araştırıldı. Morfolojik ve biyokimyasal testler ile 16S rRNA analizi yapılarak B. subtilis olarak tanımlanan bakterinin 32. saat, 37 oC ve pH 7.0’ de maksimum üreme gösterdiği tespit edildi. Nişastalı besiyerinde bakterinin amilaz ürettiği tespit edildikten sonra enzim optimizasyonu yapıldı. Amilaz üretimi için optimum koşullar 37 oC, pH 7.0 ve 48. saat olarak belirlendi. Enzim aktivitesi üzerine metallerin etkisi incelendiğinde Cu+2’ nın enzim aktivitesini artırdığı, Zn+2, Hg+2 ve Fe+2 enzim aktivitesini kısmen inhibe ettiği, Ca+2 ise kontrole yakın bir değer gösterdiği görüldü. Karbon kaynaklarının bakteri gelişimi ve enzim üretimi üzerine inhibisyon etkisi yaptığı gözlendi.
In our study, the isolation, identification and optimization of Bacillus subtilis from soil samples were performed and the ability to produce α-amylase of industrial importance was investigated. Bacteria identified as B. subtilis by 16S rRNA analysis, morphological and biochemical tests. Maximum growth was determined at 32 hour, 37°C and pH 7.0. Enzyme optimization was performed after determination of bacterial amylase in starchy medium. Optimum conditions for amylase production were determined as 37°C, pH 7.0 and 48 h. When the effect of metals on enzyme activity was examined, it was determined that Cu2+ increased enzyme activity, Zn2+, Hg2+ and Fe2+ were partially inhibited the enzyme activity, and Ca2+ was showed close activity to the control. It was observed that carbon sources had inhibitory effect on bacterial growth and enzyme production.

10.Analysis of genomic stability and DNA damage in plants exposed to cement dust pollution using the RAPD analysis
Serap Sunar, Filiz Aygün Ertürk, Güleray Agar
doi: 10.5505/biodicon.2019.69885  Pages 65 - 69
En önemli çevre kirleticilerinden biri çimento tozudur. Bu çalışmada, çimento tozunun bitkiler üzerindeki potansiyel genotoksik etkisini tanımlamak için RAPD teknolojisi kullanılmıştır. Bu amaçla, Erzurum'da Askale çimento fabrikasına 10000 m (Kontrol alanı) ve 0-100 m uzaklıkta toplanan 12 bitki türünün ( Convolvulus sepium, Astragalus christianus, Taraxacum androssovii Medicago varia, Alyssum murale, Artemisia spisigera, Falcaria vulgaris, Anchusa strigose, Glaucium leiocarpum, Salvia syriaca, Cryciata taurica Tragopogon albinervis)DNA karşılaştırması yapıldı. Çalışmada 16 RAPD primeri kullanılmış ve 390 bant elde edilmiştir. 0-100m alanlardan toplanan bitki RAPD profillerinde, kontrollerine göre (fabrikadan 10000 metre uzakta) önemli farklılıklar gözlenmiştir. Kontrol bitkilerinde bazı bantların kaybolduğu ve yeni bantların oluştuğu görülmüştür. Ayrıca, GTS (Genomic template stability) değeri, 0-100 m alandan toplanan bitkilerde, kontrollerinkilerle karşılaştırıldığında önemli ölçüde azaldığı görülmüştür( %56.20). 0-100m ve kontrol alanından toprak örnekleri toplanmış ve ağır metal içerikleri bakımından incelenmiştir. Analiz sonuçlarına göre, 0-100 m'den toplanan topraklarda Nikel, Kadmiyum, Çinko, Kurşun ve Bakır konsantrasyonlarının, çarpıcı şekilde yüksek olduğu bulunmuştur. Bu sonuçlar topraktaki yüksek ağır metal içeriğinin bitkilerde RAPD profillerinde ve GTS’de değişikliklere neden olduğunu göstermektedir. Sonuçlar RAPD ve GTS testlerinin çevre kirliliğinin bitkiler üzerindeki genotoksik etkisini tanımlamak için temel, etkili ve tekrarlanabilir yöntemler olduğunu göstermiştir.
One of the most important environmental pollutants is cement dust. In this study, RAPD technology was used to define the potential genotoxic impact of cement dust on plants. For this purpose, the DNA comparison of 12 plant species( Convolvulus sepium, Astragalus christianus, Taraxacum androssovii Medicago varia, Alyssum murale, Artemisia spisigera, Falcaria vulgaris, Anchusa strigose, Glaucium leiocarpum, Salvia syriaca, Cryciata taurica Tragopogon albinervis)collected from the areas of 10000 m (Control area) or 0-100 m away from Askale cement factory in Erzurum; was performed. 16 primers were used, and 390 bands were obtained. Important differences were observed in plant RAPD profiles collected from 0-100 m areas when compared to their respective controls (10000 m away from the factory). Some bands in control plants got lost, and new band formations were observed. The Genomic template stability (GTS) value decreased significantly in plants collected from 0-100 m area as compared to the controls (%56.20). Soil samples from 0-100 m and control area were collected and examined for their heavy metal contents. According to the analysis results, Nickel, Cadmium, Zinc, Lead and Copper concentrations were found to be dramatically high in the soil collected from 0-100 m as compared to the control area. These results indicate that the high heavy metal content in the soil causes the changes in RAPD profiles and GTS in plants. The data also indicated that RAPD and GTS assays are basic, effective and reproducible means of the genotoxicity control of environmental pollution.

11.Pollen micromorphology of Petrorhagia (Ser.) Link taxa
İlham Eröz Poyraz, Ebru Ataşlar
doi: 10.5505/biodicon.2019.58077  Pages 70 - 77
Bu çalışmada Türkiye’de yayılış gösteren Petrorhagia (Ser.) Link (Caryophyllaceae) cinsine ait türlerin polen yapıları mikromorfolojik yöntemle, taramalı elektron mikroskobu (SEM) kullanılarak incelenmiştir. Cins Ülkemizde 4 türü endemik olmak üzere 12 türle temsil edilmektedir. Bu çalışmada incelenen türler ve endemizm durumları: Petrorhagia lycica (P.H.Davis) P.W.Ball. & Heywood (endemik), P. cretica (L.) P.W.Ball & Heywood, P. alpina (Hablitz) P.W.Ball. & Heywood subsp. alpina, P. alpina (Hablitz) P.W.Ball. & Heywood subsp. olympica (Boiss.) P.W.Ball. & Heywood, P. saxifraga (L.) Link, P. pamphylica (Boiss. & Balansa) P.W.Ball. & Heywood (endemik), P. peroninii (Boiss.) P.W.Ball. & Heywood (endemik), P. prolifera (L.) P.W.Ball. & Heywood, P. dubia (Raf.) G.López & Romo. Genellikle taşlık alanlar, tarla ve yol kenarları gibi habitatlarda yayılış gösteren cinsin türleri 2003-2007 yılları arasında proje kapsamında toplanılmıştır. Çalışma sonucunda Petrorhagia cinsi polen şeklinin sferoid olduğu ve türlerin tamamında polenlerin porlu (poliporat) yapıda oldukları bulunmuştur. Ancak türler arasında; polen büyüklükleri, por sayıları, polen ve operkulum ornemantasyonları farklılıklar göstermektedir.
In this study, the pollen structure of species belonging to the genus Petrorhagia (Ser.) Link (Caryophyllaceae) in Turkey with micromorphological method which is scanning electron microscopy (SEM) were examined. The genus is represented by 12 species, 4 of which are endemic. Species examined in this study and their endemism status: Petrorhagia lycica (P.H.Davis) P.W.Ball. & Heywood (endemic), P. cretica (L.) P.W.Ball & Heywood, P. alpina (Hablitz) P.W.Ball. & Heywood subsp. alpina, P. alpina (Hablitz) P.W.Ball. & Heywood subsp. olympica (Boiss.) P.W.Ball. & Heywood, P. saxifraga (L.) Link, P. pamphylica (Boiss. & Balansa) P.W.Ball. & Heywood (endemic), P. peroninii (Boiss.) P.W.Ball. & Heywood (endemic), P. prolifera (L.) P.W.Ball. & Heywood, P. dubia (Raf.) G.López & Romo. Petrorhagia species, which generally spread in habitats such as stony areas, fields and road sides, were collected in the project between 2003-2007. As a result of the study, it was found that the pollen shape of the genus was spheroid and the pollen species were porous in all species. However, among the species; pollen sizes, number of pores, pollen and operculum ornamentations show differences.

12.Antimicrobial, antioxidant and DNA protective effects and phenolic content of Lallementia canescens (L.) Fisch. & C.A.Mey. and Lallementia peltata (L.) Fisch. & C.A.Mey
Enver Fehim Koçpınar, Yusuf Alan, Ahmet Savcı, Murat Kurşat, Sıraç Topdemir, Mizbah Karataş, Birsen Çakmak
doi: 10.5505/biodicon.2019.61587  Pages 78 - 88
Bitkilerin iyileştirici etkilerinin içerdikleri bileşenlerden kaynaklandığı bilinmektedir. Bugünün bilim dünyasında, yeni terapötik ajanların geliştirilmesi ve keşfinde olduğu gibi bitki içerikleri ve biyolojik aktiviteleri üzerine çalışmalar çok popülerdir. Bu çalışmada, çeşitli hastalıkların tedavisi ve yeni aktif madde dizaynında literatür için değerli data elde etmek amacıyla, Lallementia canescens (L. canescens) ve Lallementia peltata (L. peltata)’nın biyolojik aktiviteleri araştırıldı. Henüz yararları ve içerikleri tam aydınlatılmamış olan bu bitkiler Bitlis ilinden toplandı ve herbaryum materyaline çevrildi. Bitkilerin toprak üstü kısımları kullanılarak soxalet ekstraksiyon metodu ile etanol (EtOH) özleri hazırlandı ve HPLC kullanılarak bu özlerde 17 fenoliğin konsantrasyonları araştırıldı. Daha sonra standart antioksidan olarak bilinen bütillenmiş hidroksianisol (BHA), bütillenmiş hidroksitoluen (BHT) ve alfa tokoferol (α-Toc)’e karşı özlerin in vitro antioksidan aktiviteleri, oyuk agar metodu ile çeşitli mikroorganizmalar üzerindeki antimikrobiyal etkileri ve agaroz jel elektroforezi ile pBR322 plazmid DNA’sı üzerindeki koruyucu etkileri araştırıldı. Kamferol (kaempferol), gallik asit (gallic acid) ve salisilik asit (salycilic acid) gibi bazı fenolikler saptanamasa da genel olarak özlerin zengin antioksidan içeriğe sahip olduğu belirlendi. Bu etkiye paralel olarak bitki özlerinin standartlara yakın in vitro antioksidan aktivite sergilediği belirlendi. Ayrıca özütlerin özellikle mantarlar üzerinde daha güçlü antimikrobiyal etki gösterdikleri ancak sınırlı derecede DNA koruyucu aktiviteye sahip oldukları saptandı.
The healing effects of plants are known to stem from the components in their contents. In today's science, the studies on plant contents and biological activities as well as the discovery or development of new therapeutic agents are very popular. In this study, the biological activities of Lallementia canescens (L. canescens) and Lallementia peltata (L. peltata) were investigated to provide valuable data for the literature in the treatment of various diseases and new active substance design. The corresponding plants, which benefits and contents have not been completely elucidated yet, were collected from Bitlis province in Turkey and converted into herbarium material. Ethanol (EtOH) extracts were prepared from the aerial parts (leafs) of the plants using the soxhlet extraction method. The concentrations of 17 phenolic compounds (antioxidants) were determined in these extracts by HPLC. Moreover, the in vitro antioxidant activities of such extracts were compared with the standard antioxidants: Butylated hydroxyanisol (BHA), Butylated hydroxytoluene (BHT) and Alpha tocopherol (α-Toc). Hollow agar and agarose gel electrophoresis methods were used to investigate the antimicrobial effects on various microorganisms and protective effects on pBR322 plasmid DNA, respectively. The results showed that some phenolics such as kaempferol, gallic acid, and salicylic acid could not be identified in EtOH extracts, while the extracts showed strong antioxidant and antimicrobial activity, particularly on the yeasts. On the other hand, DNA protective activities of the extracts were found to be very limited. It can be concluded that the plants are generally rich resources of phenolic compounds. The plants have potential to exhibit strong antioxidant antifungal activities as similar to the standards.

13.Fruit and seed morphology of some Alyssum (Brassicaceae) taxa from Anatolia
Emrah Şirin
doi: 10.5505/biodicon.2019.46036  Pages 89 - 94
Alyssum L. cinsine ait olan beş taksonun (Al. desertorum Sapf., Al. linifolium Stephan ex. Willd. var. teheranicum Bornm., Al. minus (L.) Rothm. var. minus, Al. strigosum Banks & Sol. subsp. cedrorum (Schott & Kotschy) ve Al. strigosum Banks & Sol. subsp. strigosum) meyve ve tohum morfolojileri, taramalı electron mikroskobu (SEM) ile incelenerek taksonomik karakter olarak önemleri belirlendi. Makro- ve mikromorfolojik karakterleri, tohum şekli, kanatı, ölçüsü, epidermal hücre modeli ve meyve şekli, rengi, büyüklüğü, tüy morfolojisi incelendi. Üç epidermal hücre modeli; mikro-retikulat, normal-retikulat, rugoz-foveat gözlendi ve aynı sayıda tüy morfolojisi; tek morfolojili (stellat), çift morfolojili (bifurkat ve stellat) tespit edildi. Sonuçlar meyve ve tohumların morfolojik karakterlerinin taksonların ayrımında kullanılabileceğini göstermiştir.
The fruit and seed morphologies of five taxa (Al. desertorum Sapf., Al. linifolium Stephan ex. Willd. var. teheranicum Bornm., Al. minus (L.) Rothm. var. minus, Al. strigosum Banks & Sol. subsp. cedrorum (Schott & Kotschy) and Al. strigosum Banks & Sol. subsp. strigosum) belonging to Alyssum L. were investigated with scanning electron microscopy (SEM) in order to determine the significance of fruit and seed features as taxonomic characters. This study presents macro- and micromorphological characters, including seed shape, winged, measures, epidermal cell pattern and fruit shape, colour, measures, trichome morphology. Three epidermal cell patterns were observed; micro-reticulate, normal-reticulate, rugose-foveate and the same number trichome morphologies were distinguished; glabrous, monomorphic (stellate), dimorphic (bifurcate and stellate). The results showed that the morphological characteristics of fruit and seed could be used as criteria to distinguish taxa.

REVIEW ARTICLE
14.One health approach to decreasing biodiversity and the problem of emerging zoonotic diseases
Rüştü Taştan, Ayşe Ak Can
doi: 10.5505/biodicon.2019.52824  Pages 95 - 102
Son yarım yüzyılda antropojenik faktörlerin sebep olduğu biyoçeşitliliğin azalması, ekosistem sağlığı sorununa dönüşmüştür. Biyoçeşitliliğin azalmasıyla birlikte ekolojik dengenin bozulması halk sağlığı yönünden de tehdit oluşturmaktadır. Ekolojik ve antropojenik faktörlerin neden olduğu zararlar Yeniçıkan Zoonotik Hastalıklar (YZH)’ı hazırlayan başlıca tetikleyicilerdir. Bu bağlamda, çoklu faktörlere bağlı olarak süregelen YZH’lar, insan hayvan ve çevre (İHÇ) sağlığı bakımından geçmişten daha tehlikeli boyutlara ulaşmışlardır. Artan oranda arazi kullanımı değişiklikleri, yoğunlaştırılmış tarım ve hayvancılık uygulamaları, küresel iklim değişiklileri, insanların gıda tüketim tercihlerindeki değişim, kırsaldan kentlere yoğun göçler, değişen ticaret ve turizm hareketliliğine bağlı ekolojik bozulmalar insan kaynaklı dinamikler olup, bunların hepsi sosyoekonomik tehditlere yol açmaktadırlar. Son yıllarda, hem biyoçeşitliliğin azalmasından kaynaklanan ekosistem ile ilgili sorunlar hem de insan hayvan çevre (İHÇ)-arayüzünde süregelen dinamik etkileşimler, geçmişten daha çok disiplinlerarası işbirliğini zorunlu hale getirmiştir. Son 150 yıllık süreçte birikmiş Antroposen kalıntılarını ortadan kaldırmak, İHǖarayüzündeki sağlık sorunlarını çözüme kavuşturmak ve insanlığın sağlık ve gönencini sürdürülebilir kılmak kaçınılmazdır. Günümüzün birikmiş bu sorunları, “insanlar, hayvanlar ve çevremiz için en uygun sağlık elde etmek amacıyla yerel, ulusal, bölgesel ve küresel ölçekte çalışılan çoklu disiplinlerarası anlayış, ortak çaba ve düşünce sistemi” olarak tanımlanan ‘Tek Sağlık’ ile çözümlenebilir. Sonuç olarak, devingen özellikteki karmaşık sağlık sorunları ve tehditleri “ortak düşünce ile çözmek” için disiplinlerarası işbirliği öncelenmelidir. Bu yüzden, ‘Tek Sağlık’ yaklaşımı işlevselleştirilmeli, kurumsallaştırılmalı ve yaygınlaştırılmalıdır. Çünkü katlanarak büyüyen ekolojik, antropojenik felaketler mikrobiyal tehditleri artırmaktadır. Bu yüzden, 21. yüzyılda, insanlığın kaybedecek bir 50 yılı daha kalmamıştır.
In the last half century, decreasing biodiversity caused by anthropogenic factors turned into ecosystem health problem. With the decrease of biodiversity, the degradation of the ecological balance also poses a threat to public health. The damages caused by ecological and anthropogenic factors are the main triggers for the development of Emerging Zoonotic Diseases (EZDs). In this context, persistent EZDs due to multiple factors have reached more dangerous levels in terms of human, animal and environmental health. Increasing land-use changes, intensified agriculture and animal husbandry practices, global climate changes, changes in people's food consumption preferences, intensive migration from rural to urban areas, ecological distortions due to changing trade and tourism mobility are all human-induced dynamics, all of which lead to socioeconomic threats. In recent years, both ecosystem related problems resulting from the decline of biodiversity and the dynamic interactions between human, animal and environment (HAE) have made interdisciplinary cooperation more important than in the past. It has become an inevitable necessity to eliminate the accumulated Anthropocene remains in the last 150 years, to solve the health problems at the HAE-interface and to make the health and well-being of humanity sustainable. These accumulated problems of today can be solved with ‘One Health’ which is defined as multi-interdisciplinary understanding, joint effort and thought system which is worked on local, national, regional and global-scale in order to obtain the optimum health for humans, animals and our environment. As a result, interdisciplinary cooperation should be prioritized to solve common problems of complex health problems and threats. Therefore, the ‘One Health’ approach should be functionalized, institutionalized and expanded. Because exponentially growing ecological, anthropogenic disasters increase microbial threats. Therefore, in the 21st century, humanity has no more than 50 years to lose.

ORIGINAL RESEARCH
15.Economic Value Analysis of Fritillaria imperialis in Turkey
Aynur Demir
doi: 10.5505/biodicon.2019.50820  Pages 103 - 110
Bu araştırmada Türkiye’de Fritillaria imperialis’ in üretim, mal ve hizmet değer fonksiyonlarının saptanması ile ekonomik değer analizi yapılmıştır. Değer analizinde ekonomik değerleme teknikleri, ekolojik ve sosyokültürel değer kriterleri kullanılmıştır. Araştırmada F. imperialis’ in sunduğu hizmet fonksiyonları için akım değeri toplamı, birim adet F. imperialis için 72,96 $/yıl olarak hesaplanmıştır. F. imperialis’ in toplam ekonomik değeri, yıllık ihracat miktarı olan 2000 000 adet F. imperialis için ise 14,592,000 $/yıl dır. Tahmin edilen bu değer F. imperialis’ in yıllık ihracat geliri olan 52,416 $’dan oldukça yüksektir. Bu değere, ekolojik ve sosyo-kültürel süreçlerde yer alan, maddi olarak ifade edilemeyen değerlerin yaratığı pozitif katma değer, servet ve miras değeri de eklendiğinde F. imperialis’ in ekonomik değerinin önemli oranda yüksek olduğu görülür. Ayrıca değer fonksiyonlarından biyolojik kontrolde kullanım değeri (13,6 $/da/yıl), koruma değeri (37$/da/yıl), süs bitkisi olarak kullanım değeri (8,07 $/adet/yıl) ve besin olarak kullanım değerinin (3,6 $/adet/yıl) önemli olduğu tespit edilmiştir. Blue tits’in, bu tür için son derece önemli bir polinatör olduğu da ortaya konmuştur.
In this research, economic value analysis was performed whit determination of production, goods and service value functions of Fritillaria imperialis' in Turkey. Economic valuation techniques, ecological and socio-cultural value criteria were used in the value analysis. In the study, the sum of the flow values for the service functions provide by F. imperialis is calculated as $ 72.96 / year for a per unit F. imperialis. The total economic value of F. imperialis is $ 14,592,000 / year for the 2000 000 unit which annual export quantity of F. imperialis. It has an annual export revenue of $ 52,416 and this estimate value is considerably higher than the annual export revenue. When positive value added created by non-material values in the ecological and socio-cultural processes, wealth and inheritance value are added to this value, F. imperialis' economic value is significantly higher. In addition, biological control value of use from the value functions ($13.6 / da / year), the conservation value ($ 37 / da / year), the value of use as an ornamental plant ($ 8.07 / unit/ year) and the value of use as a nutrient ($ 3.6 /unit / year) was determined to be important. Blue tits have also been shown to be an extremely important pollinator for this species.

16.Morphological, anatomical and palynological investigations on endemic Silene tunicoides Boiss. (Caryophyllaceae)
Büşra Darıcı, Hüseyin Dural, Burcu Yılmaz Çıtak
doi: 10.5505/biodicon.2019.07379  Pages 111 - 118
Mevcut çalışma, endemik Silene tunicoides’i anatomik, palinolojik ve mikromorfolojik yönlerden ilk defa incelemektedir. Morfolojik analizler ile türün deskripsiyonu, kaliks ve korolla boyutları, erkek ve dişi organ boyutları açısından önceki çalışmalardan farklı olarak genişletilmiştir. Anatomik analizler ile yaprak enine kesitlerinin şekli ve öz hücrelerinde nişasta tanelerinin varlığı farklı bulunmuştur. Polen ve tohum morfolojisi türleri ayırmada faydalıdır. Polen boyutları, por şekli ve yapısı, mikroekina sayısı ve ornamentasyonu polen özelliği bakımından en önemli olarak belirlenmiştir. Tohum şekli, sutur, yapısı, diş şekli ve boyutları en önemli tohum karakterleridir.
The current study deals with anatomical, palynological and micromorphological aspects of endemic Silene tunicoides for the first time. With morphological analysis, the descriptions of species were enlarged as different from previous studies in point of calyx and corolla dimensions, androecium and gynoecium dimensions. With anatomical analysis, the shape of leaves of cross sections, presence of starch grains in pith cells are found different. Pollen and seed morphology can be useful to distinguishing species. Pollen dimensions, pore shape and structure, microechinae number, ornamentation are the most important were determined as pollen traits. Seed shape, suture structure, surface, teeth shape and dimensions are the most valuable seed characteristics.

17.Langmuir, Freundlich, Temkin and Dubinin–Radushkevich isotherms studies removal of silver from aqueous solution by the Mint extract
Mine Yücel, Ersin Yücel
doi: 10.5505/biodicon.2019.35220  Pages 119 - 124
Bu çalışmada Nane (Mentha x piperita) bitkisinden elde edilen ekstraklar kullanılarak cevher işleyen hidrometalurjik proseslerden çıkan düşük konsantrasyonlu liç çözeltileri ile gümüş iyonları içeren atık çözeltilerden gümüşün biyosorpsiyonu amaçlanmıştır. Ayrıca araştırma konusu olan gümüş iyonları ile kirlenmiş atık suların biyolojik prosesler yardımıyla temizlenmesi hedeflenmiştir. Çalışma biyosorbentin hazırlanması, adsorbat hazırlanması, biyosorpsiyon deneylerinin yapılması ve bulguların yorumlanması olmak üzere dört ana başlık altında gerçekleştirilmiştir. Gümüş iyonlarının sıvı çözeltiden uzaklaştırmasında denge özelliklerini analiz etmek için Langmuir, Freundlich, Temkin ve Dubinin-Radushkevich izotermleri kullanılmıştır. Yapılan istatiksel değerlendirmeler sonunda en yüksek korelasyon katsayısı Temkin izoterminden (R2= 0,9736) elde edilmiştir. Temkin modelini, Dubinin-Radushkevich (R2= 0,9665), Langmuir (R2= 0,9174) ve Freundlich (R2= 0,9163) ve modelleri izlemektedir. Nane ekstraktninı sıvı çözeltiden Gümüş iyonları %99,48 verim düzeyinde bağladığı belirlenmiştir. Bu sonuçlara göre Nane ekstraktının, gümüş iyonları için yüksek biyosorpsiyon kapasitesi göstermekte olup, gümüşün kirli çözeltilerden immobilizasyonu için kullanılabilme potansiyeli taşımaktadır. Yapılan deneyler sonunda, liç çözeltilerinde veya atıklarda bulunan ve ekonomik kayıp olarak nitelenen gümüş ionlarının Nane ekstraktı ile geri kazanımının mümkün olduğu belirlenmiştir. Ayrıca sıvı çözeltilerde bulunan gümüş önemli bir kirlilik unsuru olduğundan, cevher işleme süreçlerinde ortaya çıkan endüstriyel atıkların temizlenmesinde tamamen doğal biyolojik bir yöntem olarak nanenin kullanılabileceği saptanmıştır.
At this study, it is aiming to biosorption of the silver from low contentration leach solution that is extracted from the hydrometalurgical processes and the waste solution which includes silver ions by using the mint (Mentha x piperita) extracts. With the help of biological processes, it is also aimed to clean the waste water that is polluted with silver ions. The study was actualized under four main title as preparing the biosorbent, preparing the adsorbent, making the biosorption experiments and interpret the findings. In order to analyze the balance properties at removing the silver ions from the liquid solutions, Langmuir, Freundlich, Temkin and Dubinin-Radushkevich isotherms are used. As a result of the performed statistical assessments, the highest correlation coefficient is obtained from Temkin isotherm (R2= 0,9736). It is followed by Dubinin-Radushkevich (R2= 0,9665), Langmuir (R2= 0,9174) and Freundlich (R2= 0,9163) respectively. It is determined that the mint extract bond the silver ion with %99.48 efficiency. Per these results, it is seen that the mint extract shows high biosorption capasity for silver ions and it has usage potential for immobilisation the silver from waste solutions. The results of the experiments shows that it is possible to recycle the silver ions that is in leach solutions or wastes which are considered economic lost by using mint extract. Also, since the silver is an important pollutant factor in solutions, it is determined that mint can be used as full natural cleaning method the industrial wastes that come out from ore processing.

18.Nest characteristics of Egyptian vulture (Neophron percnopterus) in Middle and Upper Sakarya Region, Turkey
Sunay Balaban, Elif Yamaç
doi: 10.5505/biodicon.2019.70299  Pages 126 - 131
Küçük akbaba soyu küresel ölçekte tehdit altında olan bir akbaba türüdür. Batı Palearktik bölgede dağılım gösteren populasyonun büyük bir kısmı Türkiye’ de yer almaktadır. Anadolu' da Orta ve Yukarı Sakarya Bölgesi küçük akbabalar için önemli bir üreme alanına sahiptir. 2013 ve 2014 yıllarında gerçekleştirilen çalışmalar ile bölgede küçük akbaba tarafından kullanılan 37 yuva tespit edilmiştir. Bu çalışmada populasyonun yuva özelliklerinin belirlenmesi amacıyla yuvaların yer aldığı kaya ve yuvalara ait 11 özellik değerlendirilmiştir. Küçük akbaba çalışma alanındaki kireç taşı oluşumlu kaya kütlelerinin orta kısımlarında yer alan oyuklara (n= 24) ve çıkıntı setlere (n= 13) yuva yapmaktadır. Yuva oyuğunun genişlik ve yükseklik için ortalama değerleri sırasıyla 2.0 ± 1.0 ve 1.5 ± 0.6 m olarak belirlenmiştir. Yuvalar çoğunlukla kayaların güneybatı yönüne bakan yüzeylerinde konumlanmaktadır. Bu çalışmayla yuva özelliklerine ait bölgedeki ilk veriler elde edilmiştir. Ancak Türkiye'de küçük akbaba türünü korumaya yönelik yapılacak çalışmalarda, yuva alanı özelliklerinin üreme başarıları üzerine etkilerini detaylı bir şekilde değerlendirmek gerektiği düşünülmektedir.
Egyptian vulture is an endangered vulture species all over the World. Turkey holds the substantial amount of the global population of the species in Western Palearctic. Middle and Upper Sakarya Region is an important host for the breeding Egyptian vulture population in Anatolia. In total 37 occupied nests were recorded in 2013 and 2014 years. In order to determine the nest characteristics 11 nest variables and cliff features were evaluated in this study. Egyptian vulture nests were determined both in hollows (n= 24) and on ledges (n= 13) at the middle part of the small limestone cliffs in the study area. The mean ± SD of cavity width and height are 2.0 ± 1.0 and 1.5 ± 0.6, respectively. Nests were situated predominantly southwestern exposure. Although the first data is given in this study about nest characteristics in the region, detailed studies are required on the relationship between nest site quality and breeding parameters to undertake conservation strategies for Egyption vulture in Turkey.

19.Synthesis of some new derivatives of tick pheromones and investigation of pheromone properties
Erkan Yanarateş, Yılmaz Yıldırır, Ali Dişli
doi: 10.5505/biodicon.2019.43043  Pages 132 - 143
Bu çalışmada, Ixodidae familyasına (sert kene) bağlı kenelerin Türkiye'de yaşayan türlerine ait bazı feromonların yeni türevleri sentezlenmiş ve feromon özellikleri incelenmiştir. Çalışmanın ilk aşamasında, sentezde kullanılan feromonların anilin türevleri kullanılmıştır. Bu anilin türevlerinden hidroklorik asit veya sülfürik asit beraberinde sodyum nitrit kullanılarak diazonyum tuzları elde edilmiştir. Bir dizi diazonyum tuzu pirolidin, morfolin ve piperidin bazlarıyla ayrı ayrı tepkimeye sokularak yeni feromon türevleri sentezlendi. Sentezlenen bileşiklerin yapıları Fourier-Transform Infrared Spektroskopisi (FTIR), Nükleer Manyetik Rezonans (1H-NMR / 13C-NMR) ve Kütle Spektrometresi (MS) yöntemleri ile aydınlatıldı. Sentezlenen bileşiklerin feromon özellik gösterip göstermedikleri uzman denetiminde canlı keneler üzerinde incelenmiştir.
In this study, the families Ixodidae (hard ticks) ticks of the species in Turkey pheromones of some derivatives were synthesized and their pheromone properties were investigated. In the first phase of the study, aniline derivatives of the pheromones to be used in the synthesis were obtained. By using hydrochloric acid or sulfuric acid with sodium nitrite, diazonium salts were produced from these aniline derivatives. The novel pheromone derivatives were synthesized by reacting to a series of diazonium salts with pyrrolidine, morpholine and piperidine bases separately. Structures of the synthesized compounds were determined by Fourier-Transform Infrared Spectroscopy (FTIR), Nuclear Magnetic Resonance (1H-NMR, 13C-NMR) and Mass Spectrometry (MS). Whether the synthesized compounds show pheromone feature has experimented on the live ticks under the supervision of an expert.

20.Anatomic, morphologic, palynologic and micromorphologic features investigation of Turkish endemic Cousinia cataonica and Cousinia intertexta species
Sercan Karagöz, Osman Tugay, Deniz Ulukuş
doi: 10.5505/biodicon.2019.07279  Pages 144 - 151
Bu çalışmada Asteraceae familyasına ait Cousinia cinsi içerisinde yer alan C. cataonica Boiss. & Hausskn. ve Cousinia intertexta Freyn & Sint. türlerinin anatomik, morfolojik, palinolojik ve mikromorfolojik özellikleri ortaya çıkarılarak cinsin taksonomisine katkı sağlaması amaçlanmıştır. Çalışmada C. cataonica ve C. intertexta türlerinin geniş betimi, türlere ait fotoğrafları ve dağılış alanları harita üzerinde verilmiştir. C. cataonica ve C. intertexta türlerinin anatomik gövde, yaprak ve midrip özellikleri detaylı olarak çalışılmıştır. Anatomik karakterlerden korteks parenkima tabaka sayısı ve sklerantimatik tabaka sayısının önemli olduğu tespit edilmiştir. Palinolojik özellikleri açısından araştırılan her iki türün polen ornamentasyonu verrukoz-perforat iken, μm2 başına düşen verrukoz sayısı her iki türde farklılık göstermiştir. SEM mikroskop çalışmalarında C. cataonica ve C. intertexta türleri aken yüzey ornamentasyonlarında belirgin farklılıklar gözlenmiştir.
In this study, it is purposed to contribute the taxonomy of genus, revealing anatomical, palynological and micromorphological properties of Cousinia cataonica Boiss. & Hausskn. and C. intertexta Freyn & Sint. species locating sect. Cousinia belonging to Asteraceae. Detailed description of C. cataonica and C. intertexta species, photos of the species, and their distribution are as are given on the map. Anatomical characteristics of stem, leaf and midrip of C. cataonica and C. intertexta species were studied. It was determined that the number of cortex parenchyma and sclerantimatic layers were important form anatomical characters. As the pollen ornamentation of the two species investigated in terms of palynological characteristics is verrucose-perforate, the number of verrucose per μm2 have showed difference for both species. SEM analyses, were observed distinctly differantiated in achen surface ornamentation.

21.Isolation, Identification and Evaluation of Enzyme Production Capacity of CGTase Producing Bacteria from Lakes Salda and Van/Turkey
Eda Kabacaoğlu Paakkanen, Barçın Karakaş Budak
doi: 10.5505/biodicon.2019.08208  Pages 152 - 158
Bu çalışmanın amacı, CGTase pozitif mikroorganizmaların Salda ve Van göllerinden izolasyonudur. Her iki göl de yüksek seviyede bazik (pH> 9,7) özellikte benzersiz ekstrem ortamlardır. Çalışmada SD5, SG2, SG3 ve V3 olarak kodlanan dört bakteri suşu, seçici Horikoshi katı besiyeri üzerinde yetiştirilerek izole edilmiş ve CGTase üreticileri olarak doğrulanmıştır. Mikroskobik inceleme, dört izolatın Gram pozitif çubuk şeklinde bakteriler olduğunu göstermiştir. Suşlar, 16S rDNA bölgesinin DNA dizilerine dayanarak Bacillus cinsi bakteriler olarak tanılanmıştır. Bunlardan sadece V3 ve SG2 izolatları tür seviyesinde, sırasıyla B. agaradhaerens ve B. patagoniensis olarak tanılanabilmiştir. Suşların büyüme ve CGTase üretim kapasiteleri çalkalamalı inkübatör koşullarında değerlendirilmiştir. Tüm izolatların, 24 saatlik inkübasyon sonrasında hücre dışı ortamda 6-8 U / mL CGTase üretebildiği tespit edilmiştir. Bacillus sp. SG3, Bacillus sp. SD5 ve B. agaradhaerens V3 suşlarının büyüme eğrileri 24-30 saat içerisinde durağan faza ulaşmış ancak 168 saate kadar uzatılmış fermentasyon süresince B. patagoniensis SG2’nin yavaş ancak istikrarlı şekilde çoğaldığı ve CGTase aktivitesinin yükselerek devam ettiği gözlemlenmiştir. Hücredışı CGTase salgılama kapasitesi olduğu doğrulanan bu dört bakteri suşu gelecekte CGTase'in endüstriyel ölçekte üretilebilmesi için yürütülecek araştırmalarda potansiyel gen kaynakları olarak değerlendirilebilecektir.
The aim of this study was isolation of CGTase positive microorganisms from lakes Salda and Van, both being extreme environments unique in character with high alkalinity pH>9.7. Four bacterial strains designated as SD5, SG2, SG3 and V3 were isolated by cultivation on selective Horikoshi agar and confirmed as CGTase producers. Microscopic inspection showed the four isolates to be Gram positive rods. Strains were identified as Bacillus based on DNA sequences of 16S rDNA region. Only the V3 and SG2 isolates could be resolved at species level identified as B. agaradhaerens and B. patagoniensis, respectively. Growth and CGTase production capacity of the strains were evaluated under shake flask conditions. All isolates achieved extracellular CGTase levels of 6-8 U/mL within 24 h of incubation. Growth curves of Bacillus sp. SG3, Bacillus sp. SD5, B. agaradhaerens V3 showed the bacteria to reach a plateau phase within 24-30 h however, extended fermentation up to 168 h showed B. patagoniensis SG2 to continue the growth cycle until the end of this period with higher CGTase activity observed. These four strains isolated which have thus been confirmed as CGTase positive bacteria can potentially be exploited as genetic sources for the synthesis of CGTase in industrial scale.

22.Contents

Page E1
Abstract | Full Text PDF

Quick Search





LookUs & Online Makale